Basit Yaşamak Gerek Hayatı

Can Yücel’in eski ama güzel bir fantezisi var. Hayatı tersten yaşasaydık ya diyor.

Dirilmek doğum, doğum da ölüm olsaydı…

Kendim için hayal ettim nasıl olurdu bu… Hayal etmek zorladı zorlamasına da, düşündürttü bir o kadar da.

Başkasının yaşamı değil, kendi hayatımdı oysa fantezisini kurmaya çalıştığım.

Neyse, önce dilerseniz Can Yücel’in o yazısını bir hatırlayalım, sonrasında da devam edelim:

“Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir. Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel hatta mükemmel olurdu.

Nasıl mı?

Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içersinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.

Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar, torunlar hepsi hazır.

Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…

Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor. Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.

Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz..

Ve Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. Herkes karşınızda elpençe divan.

Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade… Aman ne güzel günler başlıyor…

Derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçılığın benden olsun…”

Keyfe bakar mısınız?

Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.

Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık…

Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar…

Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.

Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.

Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor sıcacık yumuşacık gürültü ve patırsız bir ortamda yaşıyorsunuz.

Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.

Ve günün birinde müthiş keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor…”

——-

Şimdi kendimize uyarlasak bu hayali.

Ben başlıyorum, sonra da siz devam ediyorsunuz =)

100+ yaşlarındayım, cami’de uyanıyorum.

Sayıca fazla değil karşılayanlar ama hepsi epey bir renkli kişilikler. Yüzlerinde hoş bir tebessüm var. Ağlayan yok.

Bekliyorduk der gibiler, zamanı gelmişti…

Hepsinin ortak yanı biraz yorgun olmaları. Akşamdan kalmalar sanki.

Sonradan öğreniyorum. Dün gece de buradaki herkes berabermiş. Birlikte yiyip içmişler. Ortak konuları ben olsam da, herkesin kendince anlattıkları farklı olmuş. Değişik ve hoş bir geceymiş.

Uyanmayla beraber ilk işim, yanımda elimi sımsıkı tutan hatunun gözlerindeki yaşları silmek oluyor. Engel olamadığı yaşlar onlar.

Kızlı erkekli torunlu torbalı kalabalık bir grup var hemen yakınımda. Bunlar çocuklarım ve torunlar olmalı. Güreşmeye başlıyoruz hemen oracıkta. Yorulunca da basıyorum birinin kıçına tekmeyi. Kahkaha sesleri geliyor çevreden…

Annemle babam yoklar ama ortada. Soruyorum… Sonra gelecek onlar diyolar.

Deniz kenarına tahtadan yapılmış ufak bir eve geçiyoruz. Bol hayvan ve bitkinin olduğu… Şehre ne çok uzak, ne de yakın. Yetiştirdiklerimizle besleniyoruz.

Her daim gelen gideni bol, hoş sohbetlerin döndüğü, keyifli tartışmaların olduğu bir mekan…

Yazıyorum ben de fırsat buldukça.

Deniz ve kara arasında mekik dokuyorum. Her ikisi de güzel ama sanki denizde daha bir mutluyum.

Bol bol gezmeler başlıyor sonra. Farklı, adı sanı duyulmamış yerler… Dağlar bayırlar…

Sonra “iş” adı altında koşuşturmaca artıyor biraz. Ama çok haz aldığım belli. Hobimi yapar gibiyim.

Bir gün ansızın annemle babam geliyorlar. Çok mutlu oluyorum onları görünce. Sarsılıyorum biraz da.

Torunlar sepetler beliriyorlarlar ardı ardına. En heyecan veren ise üçüz çocuklarımızın haberi.

Sonra okula alıyorlar beni. Bir takım dersleri anlatıyorum önce. Öğrencilerin hepsi arkadaşım. Ders verenden ders alan konuma geçmeyi biraz garipsesem de, sürekli ilginç şeyler öğreniyorum.

Güzel olan ise; ilgimi çeken konulara odaklanmamı destekliyor herkes.

Serserilikler başıma iş açıyor. Veletlik yılları hep haylazlıkla dolu.

Sonrası anne karnı. En etkilendiğim yer. Hala çözemediğim bir mucize bu.

——

Siz de deneyin. Yazın kendi tersten yaşamınızı. Sınırsızca hayal kurarak hem de.

Göreceksiniz, o kadar içinden çıkılmaz, karmaşık değil esasında hayat. Beklentilerimiz de.

Bir kez daha fark ediyorum ki; hayatta en mutluluk veren şeyler gerçekten en basit olanlar.

Basit yaşamak gerek hayatı. Kendin için öncelikle.

Sonra sevdiklerine daha mutlu bir “sen” olacaksın, onların istediği de daha mutlu bir sen’in yanlarında olması değil mi?

Önce sen.

Reklamlar

One response to this post.

  1. Posted by obensen on Haziran 19, 2009 at 6:54 am

    çok güzel bir yazı olmuş.. sonuna kadar çok büyük bir zevkle okudum

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: